Kişilik; karakter, huy, mizaç ile eş anlamlı olarak kullanılır. Mizâç ve huy; günlük hayatımızda, kişiye has oldukça sınırlı ve belirli hissî tepkiler ile bunların yoğunluğunu ihtivâ eden durumlardır. Sakin, teennî ile hareket etmek veya çabuk kızmak, öfkelenmek; mizâç özellikleridir. Huy ve mizâçlar; kişiliğimizin bir yanını ifâde eder.

Karakter de, kişilikle eş anlamlı ve kişiye has duygu, düşünce, tutum, davranışların bütünüdür. Karakterimizi, şahsî özelliklerle, içinde yaşadığımız âile, toplum ve çevrenin ahlâkî değerleri, yargıları oluşturur. Kişiliğimizi; biyolojik ihtiyaçlar, dürtüler, eğitim, tecrübeler, içinde yaşadığımız toplumun değerleri, inançları ve bize yüklediği roller belirler.

Karakterli olmak; iyi, güzel, doğru yapmak, fedâkârlık ve başkalarını sevmek gibi olumlu hasletlerle bezenmek demektir. Karaktersizlik ise; kötü huylu, yalancı, egoist, kibirliliktir.

İslâmiyet; mensuplarının kişiliğini, karakterini oluştururken temel/genel kaideleri dışındaki ahlâkî değerleri esnek tutarak geniş bir hareket alanı sağlar. Ferd, cinsiyet, sınıf, cemiyet, zaman ve mekâna göre farklılıklar arzederek; her yerde uyarlanabilirlik özelliği taşırlar. Bediüzzaman, Asr Sûresi’nin 3. âyetindeki “sâlihât” kelimesinin mutlak, müphem (kapalı) bırakıldığına dikkat çeker: Ahlâk ve fazîletler, güzellik ve hayır çoğu nisbîdirler. Toplumdan topluma değişir, sınıftan sınıfa indikçe farklılaşır, bölgeden bölgeye mekân değiştirdikçe başkalaşır. Fertten cemaate, şahıstan millete çıktıkça mâhiyet başkalaşır.3

Nisbî/göreceli hakikat, “alt-üst, sağ-sol, büyük-küçük, güzel-çirkin, iyi-kötü” gibi başka şeylere kıyasla belirlenenlerdir. Meselâ, 40’a büyük, 30’a küçük diyoruz. 30 ile 20’yi kıyasladığımızda, “küçük” diye vasıflandırdığımız 30’a bu sefer “büyük” diyoruz. Genel ahlâkın dışındaki normlar, haslet ve davranış biçimleri de böyle kıyasî/görecelidir.

Bir yöneticinin, makamındaki ciddiyeti “vakar”dır; fakat aynı ciddiyeti/resmîliği evine taşırsa “kibir” olur. Bir insan milleti, cemaati, müessesesi adına iftihar edebilir, gurur duyabilir; fakat kendi nâmına etmemelidir, ederse kibir olur. Kendini yerebilir, ama milletini yermemelidir. Meselâ “Kendimle iftihar ediyorum, beni anlayamadılar, benim gibi adam nerede?” diyemez. “Milletim, cemaatimle iftihar ediyorum; yaşasın!” diyebilir. Bizim örfümüzde hocalarımızın, yaşlı akrabalarımızın ve yaşlıların elini öpmek saygıyı ifâde eder. Başka toplumlarda garip karşılanabilir.

İşte mizâç/kişilik ve karakterimiz; duygu cephemiz; çevrenin etkisi; inançlarımız ve kültür değerlerinin yoğrulmasından hâsıl olan bir sonuçtur.

İmân ve Kur’ân gerçekleri, yüksek derecede bir kul, faziletli bir kişiliğe sahip, diğergam; başkasının hakkına tecavüz etmeyen; ancak kendi hakkını da arayabilen, hakperest, karakterli bir Müslüman tipi ister ve yetiştirir.


Dipnot:


1- Sünûhat, s. 19-20


Ali Ferşadoğlu - Yeni Asya
25/01/2010