İNSAN HAKLARI VE İSLAMİYET
ALPEREN GÜRBÜZER
İnsan hakları kavramının mucidi J. Locke ve J.J. Rousseau gösterilirse de, aslında kaynağı Peygamberlere vahiy edilen kutsal kitaplarda yerini alır. En son olarak insanlığa sunulan Kur’an-ı Muciz’ül Beyan ise, bütün çağlara hitap eden en mükemmel insan hakları evrensel beyannamesidir. Bütün beşeri ideolojiler bir araya gelse, bu eşsiz mukaddes metinlerin tek bir harfine bile denk gelemez.
Günümüzde de istismar edilen slogan ve kavramlardan biri de insan hakları ibaresidir. Toplumlara göre biçim değiştiren bu mezkûr kavramın içini dolduramadığımız müddetçe, içi boş bir balon olacağı muhakkak. Bütün insanları kapsayacak haklardan bahsedilmesi güzel bir olgu. Her şeyden önce insanların insanca yaşamasını hedef almasına kimsenin itirazı olamaz, ama gel gör ki; istiklallerine kavuşmuş ülkelerin anayasalarına bile konu olan insan hakları ibaresinin uygulamada hiç de öyle olmadığı ve insan haklarının ayaklar altında çiğnendiği herkesçe bilinen bir vaka. Ulus devletlerin teşekkülü ile bu istismarların ayyuka çıktığı artık bir sır değil. Artık 21. asra ayak bastığımız şu yıllarda, insan hakları kavramının sık sık telaffuz edilmesinin ardında ki asıl gerçek, beyinlerindeki hedefledikleri hayalî düşüncelerden kaynaklanır. Her şeyde samimiyet olmadığı gibi, insan hakları mevzuunda da samimiyetin hiç denecek kadar olması düşündürücüdür.
İslam, Rıza-ı Bari’yi hareket noktası kabul ettiği için, insan hakları hususunda da bütün insanlığa ders vermektedir. Allah rızası için insana hizmet duygusu her şeyin üstünde. Kelime-i tevhit dilenciyi halifeye eşit kılan en etkili iksirdir. Başta Kur’an ve O’nun en güçlü açıklayıcısı konumunda olan sünnet, inanların Allah’ın (c.c.) huzurunda eşit olduğunu beyan buyurmakta, hiçbir kimsenin bir başkasına üstün olamayacağını, ancak ve ancak üstünlüğün takva ile mümkün olabileceğini ilan eder. Kur’an-ı ve sünneti hayatlarına ölçü alan gerek Hulefa-ı Raşidin, gerek Selçuklu ve gerekse Osmanlı, insanlığa tarihte en büyük insan hakları uygulamalarını yaşattıkları gibi, ‘Fitne katilden beterdir’ sözünden hareketle “nizam” fikrinin takipçisi oldular her daim.
Her cuma namazı öncesinde hutbelerimizde yankılanan, “Muhakkak ki Allah, adaleti ve iyiliği emreder” (Nahl, 90) ayeti celilesi Müslümanlara insan haklarını hatırlatmakta ve uyarmaktadır. Yine, “Dinde zorlama yoktur” (Bakara, 256) ayeti de hem Müslümanlara hem de gayr-i Müslimlere bir arada nasıl yaşanacağının formülünü vermekte, kimse kimseye zorla dinini dayatamayacağını açık olarak ortaya koymaktadır.
Sıkça zikredilen Medine Vesikası da Kuran’ın ışığında uygulanan en tipik canlı belgedir. Batı, hep insan haklarından bahsetmiş, ama uygulamaya gelince insanlık duygusu havada kalmış ve üstelik bütün dünyayı da kana bulamışlardır. Allah Resulü Kuran’ı hem insanlığa tebliğ etmiş, hem tatbikini göstermiş, hem de sahabesini bu yönde eğitmiştir. İşte en bariz delil olarak gerek Medine Vesikası, gerekse Veda Hutbesi insan hakları tebliği niteliğinde olup, özüyle sözüyle bariz ilk vesikalardır. Medine Vesikasının insanlığa sunduğu: “Savaşan düşmanlardan zimmet akdini kabul edenlerin Müslümanlar üzerinde hakkı olacaktır, tıpkı Müslümanların onlar üzerinde hakları olduğu gibi” hadis-i şerifleri tamamen evrensel hakikatlerle yüklü bir ferman mesabesinde.
Bütün bu gerçeklere rağmen yine de İslam’a saldırılar devam etmekte, çağdışı, yaftalamalarla dinimiz karalanmak istenmektedir. Nitekim “Hak gelince batıl zail olur” gerçeği her geçen gün uykularını kaçırmakta, ister istemez onları suni putlar icat etmeye sürüklemektedir. Oysa İslamiyet diğer dinlere de hoşgörü ile bakmakta, Zira havra, kilise ve camiyi ibadet mekânları olarak kabul etmektedir. Üstelik Cuma hutbesinde okunan son ayet-i celile de, Müslim ve gayri Müslim ayırımı yapmadan adalette yarışa çağırmaktadır. Üstelik İlahi adalet sadece Müslümanlara has kılınmayıp, bütün insanlığa şamildir: “Şüphe yok ki Allah, zerre kadar haksızlık etmez” (Nisa, 40), “Rabbin kullara zulüm edici değildir” (Fussilet, 46) ayetleri bunun en bariz delilidir.
Dedik ya İslamiyet sadece Müslümanlara hitap etmiyor, muhatabı bütün insanlık. Örnek mi istiyorsunuz, işte bu konuda Kur’an da geçen ayetler:
Bir topluma duyduğunuz kin, sizi adil davranmamaya itmesin” (Maide, 8),
Allah, sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve onlara adil davranmanızı yasaklamaz.” (Mümtehine, 8).
Peygamberiniz (s.a.v.)’de bu ayet-i kerimelerden hareketle Medine Vesikasını gerçekleştirmiş ve bu uygulamalarını teyit içinde şu hadis-i şerifi zikretmiştir: “Kim ki ben onun davacısı olursam, kıyamet gününde de onun davacısı olurum”.
Bu ve buna benzer hakikat manzumeleri İslamiyet’in en büyük insan hakları savunucusu ve teminatçısı bir din olduğu gerçeğini gözler önüne seriyor. Hak yola davet ederken bile, “Hikmetle ve güzel öğütle Rabbinin yoluna çağır” (Nahl, 125) ayet-i celilesi de metot ortaya koyduğu gibi, gayri Müslimlere zorla din dayatması yapılamayacağını ikaz etmektedir. Müslüman’a tanınan haklar, bir iki ihtilaflı görüşün dışında gayr-ı Müslim için de geçerlidir. Gerek kişilik hürriyeti, gerek seyahat ve mekân edinme hürriyeti, gerek ibadet hürriyeti, gerekse mali haklar ve ceza-i müeyyideler hem Müslüman hem de gayri Müslim için eşittir.
Gayri Müslimlerden alınan cizye İslami devlet uygulamalarında Müslümanların askerlik yapıp, gayri Müslimlerin ise bu hizmetten muaf tutulmasına karşılık alınan vergidir. Bir nevi savaş tazminatı da diyebileceğimiz bu uygulamanın her türlü baskı ve zorlama yapılmadan karışılıklı rızaya dayalı alınan bir cizye olmasına rağmen, iddia edilenin aksine adaletsizlik değil, bilakis adaletin ta kendisidir. Ticari vergi bile gayri Müslimlerin İslam toplumundaki konumlarını göstermesi bakımından durumlarının insan hakları çerçevesinde değerlendirilmesine tek başına yeter karine diyebiliriz.
Pakistan’ın en önemli aydınlarından Mevdudi İslami devletin anayasasının nasıl olması gerektiğini vurgularken şunları dile getirir: “İslam devletindeki gayr-i Müslimler için, konuşma, yazma, fikir beyan etme, düşünme, toplantı ve kutlama gibi Müslümanlar için kabul edilen haklar sabit olacak ve bu konuda Müslümanların aleyhine olan kayıt ve engeller onlar içinde geçerli olacaktır. Onlar için konunun sınırları dâhilinde, özgürce, hükümeti, hükümetteki kişileri hatta hükümet başkanını eleştirmek bile caiz olacaktır. Onlar için İslam dinini eleştirme hakkı da vardır, tıpkı Müslümanların, onların mezheplerini ve inançlarını eleştirme hakları olduğu gibi, inançlarını övme konusunda da tam bir hürriyete sahiptirler” (İslam Toplumunda Vatandaşlık Hakları, Raşit el-Gannuşi, Birleşik Yay. S.111–112)
İslam toplumunun maddi cephesi aşağı yukarı bu çerçevede, bir de manevi yönü var ki, o da Müslümanları son derece mütevazı olması gerektiğidir. Gurur, kibir, üstünlük taslama, hatta bulunduğu dünyevi makam ve mevkileri koz olarak kullanmak gibi çirkin durumlar inanan insana yakışmaz. Gerçek mümin, “Yeryüzünde kibirle dolaşma” (İsra, 37) beyanını hayatının ölçüsü kabul edendir. Şeytanın ilahi huzurdan kovulmasının ana sebebi, üstünlük ve gurur illetine kapılmasıdır. Ki; şeytan meleklerin de reisi hükmünde bir konuma sahipti.
Bir imtihan O’nun ipliğini pazara çıkartmaya yetti bile. Hz. Âdem (a.s)’ın topraktan yaratılışını küçümsemekle kalmamış ilahi hitaba da karşı gelip: “Ben ateşten, O ise topraktan, secde edemem” demesiyle birlikte lanet halkasının üzerine geçmesine vesile oldu. Osmanlı Padişahları bu kıssalardan ibret almış olacaklar ki, “Gururlanma Padişahım senden büyük Allah vardır” sözünü askerlerine tempo tutturarak nefsin tuzaklarına karşı önceden tedbir almışlardır.
Batıda İnsan Haklarının ilk çerçevesi; İngiltere’de İngiliz kralına başkaldıran İngiliz baronlarına verilen şu meşhur 1215 tarihli Magna Carta Libertatum Fermanı, Amerika’da Thomas Rufferson’ın 4 Temmuz 1776 tarihli Amerikan bağımsızlık bildirisi, Fransa’da ise aydınlanma hareketleri neticesinde 26 Ağustos 1789 tarihli İnsan Hakları bildirisi ile ilan edilmiştir. En nihayet şekli de Birleşmiş Milletlerin 10 Aralık 1948 İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’ni kabul etmesiyle gerçekleşmiştir.
İngiltere’de 1215’e kadar hak ve özgürlük şuuru gelişememişti. Ne zamanki İngiliz Baronlarının İslam dünyası ile girdikleri Haçlı seferleri vasıtasıyla İslam medeniyeti tanıma fırsatı buldular, o medeniyetin etkisinde kalarak 5. Haçlı Seferinin başlangıcına denk gelen 1215 tarihli Magna Carta Libertatum Fermanı’nı devreye girmiş, böylece İngiliz halkının can ve mal güvenliğine yönelik haklar güvence altına alınmaya başlanmıştır. Böylece Kral Yurtsuz John ilk defa yetkilerini paylaşmaya göz dikmiş İngiliz Baronlarının direnci ile karşılaşıyordu.
Amerikan Bağımsızlık Bildirisi de bir takım temel hak ve özgürlükleri içermesine rağmen, Katolik-Protestanlık, beyaz ve siyah ayırımı yumuşak karınları olarak hala hafızalardan silinememiştir. Nitekim daha düne kadar siyahlar, Amerika’da insanlık dışı zulme uğruyordu, ancak ve ancak çok çetin çilelerin çemberinden geçtikten sonra haklarına kavuşabilmişlerdir.
Fransa’da ise ihtilal arifesinde cereyan eden milliyetçilik rüzgârının yanı sıra Rönesanssı temsil eden aydınların etkisi ile hak ve hürriyetler fikri doğabilmiştir.
Ne yazık ki I. ve II. Dünya savaşları, hak ve hürriyet fikirlerin doğmasına rağmen yapılabilmiştir. Batı bu çelişkisini affettirebilmek için de 1948’de İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’ni devreye sokmuştur. Ancak, gel gör ki, bütün bu ferman ve bildiriler batı’nın mayasında mevcut olan Roma duygusunu silememiştir. İşte Bosna, Kosova, Çeçenistan, Eritre, Filistin, Keşmir ve Ortadoğu’da yaşanan trajik sahneler olarak insanlığın hafızasında hala saklı. Çünkü insan hakları Batı’nın çifte yüzüdür sadece. Her şeyde samimi olmadıkları gibi bu konuda da tescillidirler. Bunca işledikleri zulmü örtbas için ortaya attıkları bir kılıf mahiyetinde her sloganik bildiriler, dünyanın her tarafında akıtılan kanlarla sahte yüzlerini ortaya koymaktadır zaten. Gerçekten insan hakları konusunda samimi iseler, sahte tavırları bir yana bırakıp, gereğini yapmaları insanlığa en büyük hizmet olacaktır, belki bu şekilde kendilerini affettirebilirler ancak.
İnsan hakları hususunda dünyada ümit verici gelişmeler olsa da, insanlığın İslamiyet’in evrensel mesajlarından alacağı nice derslerin var olduğunu düşünüyoruz. Yeter ki, O davete kulak verilsin. Vesselam.